Ressamın kendi yüzünü bir kalabalığa, kutsal sahneye ya da atölye görüntüsüne yerleştirmesi yalnız oyun değildir. Yazılı imzaların yaygın olmadığı dönemlerde tanınabilir bir yüz, eserin yapımına ilişkin kişisel bir iz bırakabilirdi. Daha önemlisi, ressam kendisini olayın tanığı gibi konumlandırarak ‘bunu gördüm’ değil, ‘bu hikâyeyi görmeye değer kılan benim’ diyordu.
Bakışını doğrudan izleyiciye çevirmesi, yüzyıllar arasında sessiz bir temas kurar.nnBu strateji mesleki statüyle de ilgilidir. Ortaçağ ve erken Rönesans’ta ressam çoğu zaman zanaatkâr sayılırken, kendi portresini bilinçli biçimde görünür kılması entelektüel yaratıcı iddiasını güçlendirdi. Velázquez’in ‘Las Meninas’ta kral ailesiyle aynı mekânda, büyük tuvalinin başında durması bunun en güçlü örneklerindendir: resim yalnız saray hayatını değil, ressamın saraydaki yerini de tartışır.
Başka eserlerde sanatçı küçük bir yan figür, aynadaki yansıma veya kalabalıktan dışarı bakan tek kişi olabilir.nnYine de her benzer yüzü otoportre ilan etmek tehlikelidir. Güvenilir karşılaştırma portreleri, belgeler ve eserin ilk bağlamı gerekir. Gizli otoportre fikri çekicidir; fakat iyi sanat tarihi heyecanı kanıtla dengeler. Kesinleştiğinde bu yüzler bize eserin konusundan fazlasını anlatır: sanatçının kendisini toplumda, tarihte ve bakışımızın karşısında nereye yerleştirdiğini gösterir.