Rönesans’ın doğrusal perspektifi çoğu zaman görmenin bilimsel keşfi gibi anlatılır. Gerçekten de paralel çizgileri tek kaçış noktasında birleştiren sistem, ölçülebilir ve tutarlı bir mekân üretir. Fakat gözümüz dünyayı sabit bir delikten bakan kamera gibi yaşamaz: başımız hareket eder, iki gözümüz farklı görüntüler alır, dikkatimiz sahne içinde sıçrar.
Perspektif bu karmaşık deneyimin kendisi değil, onu düz yüzeye çevirmek için seçilmiş güçlü bir modeldir.nnFarklı gelenekler farklı doğruluklar kurdu. Çin el tomarlarında bakış tek noktaya kilitlenmez; izleyici manzara boyunca zaman içinde ilerler. Ortaçağ resminde önemli figürün daha büyük gösterilmesi optik değil hiyerarşik bir gerçeği anlatır.
Osmanlı ve İran minyatürlerinde aynı yapının farklı yüzleri birlikte görünerek anlatının bilgisi öne çıkar. Bu sistemler perspektifi ‘bilmedikleri’ için değil, başka sorular sordukları için farklıdır.nnDoğrusal perspektifin seçimi de anlam taşır. Merkezdeki kaçış noktası bakışı yönetir, izleyiciyi belirli bir konuma yerleştirir ve resmedilen dünyayı düzenlenebilir gösterir.
Fotoğraf ve dijital ekranlar bu alışkanlığı o kadar güçlendirdi ki onu tarafsız gerçeklik sanıyoruz. Oysa her mekân gösterimi bir öncelik beyanıdır: Nereden bakıyoruz, neyi aynı anda biliyoruz ve görüntünün içinde kime dönüşüyoruz?