Alfred Tennyson’ın 1832 ve 1842’de yayımlanan şiiri, Kral Arthur efsanelerinin çevresinde dolaşan, kulede tek başına yaşayan ve dış dünyayı doğrudan göremediği için yalnızca bir aynadan izleyen gizemli kadının trajik öyküsünü anlatır. Shalott’lu Hanımefendi, gördüğü hayatı dokuduğu kumaşa dönüştürmek zorundadır; fakat Camelot’a bakan Lancelot’u gördüğü anda büyü bozulur ve şiirin en hüzünlü yolculuğu başlar.
John William Waterhouse’un 1888 tarihli yorumu, tam da bu kırılma anına odaklanır: Kadın, ölümü göze alarak kuleyi terk etmiş, nehir boyunca Camelot’a doğru son yolculuğuna çıkmıştır.nnWaterhouse, Pre-Raphaelite geleneğin anlatı gücünü ve ayrıntı sevgisini korurken sahneyi son derece şiirsel bir atmosferle kurar. Kayığın önüne kendi adını yazan figür, kaderini artık geri döndürülemez biçimde kabul etmiş görünür.
Sağ elindeki zincir, hem kuledeki tutsaklığın sona erişini hem de dünyayla kurduğu bağın kopuşunu düşündürür. Kayığın içindeki tek mum, yaşamın sönmek üzere olduğunu simgeler; suyun yüzeyine dağılan nilüferler ise saflık, geçicilik ve ölümün sessiz yaklaşımıyla ilişkilendirilir. Örtünün kenarındaki işlemeler, Camelot’ta duyulan hayatın izlerini taşıyarak anlatıyı güçlendirir ve izleyiciyi şiirin içine çeker.nnSanat tarihçileri bu resmi çoğunlukla, bireyin toplumsal hayattan dışlanması ile görünür olma arzusu arasındaki gerilim olarak yorumlar.
Tennyson’ın şiirinde olduğu gibi burada da yalnızlık, arzu ve kader birbirine karışır. Kadın, rahibe benzer kapalı yaşamını terk edip bilinmeyene doğru ilerlerken, özgürlüğün bedelini de ödemektedir. Waterhouse’un seçtiği an, yalnızca bir sonu değil, aynı zamanda bastırılmış bir benliğin dünyaya son kez yönelişini gösterir.
Eser, bugün Londra’daki Tate Britain koleksiyonunda bulunmaktadır.